Barış Süreci: Üç Bilinmeyenli Denklem, Kaygılar ve Umutlar

Bugün dayatılan çözüm süreci, devlet aklının bölgesel jeopolitik kaygılarından dolayı devreye soktuğu taktiksel bir manevra görüntüsü vermektedir. Süreç hakkında iktidar ve yandaşlarının kullandığı dil, eşitler arası bir müzakere hukukunu değil, tek taraflı bir dayatmayı andırmaktadır. Bu buyurgan ve üsttenci üslup; barışa, demokrasiye ve evrensel hukuka aykırı bir görünüm sergilemektedir.

Devletin, Kürt haklarını eşit ve demokratik bir anayasal güvence altına almak yerine, idari ve askeri kontrolünü pekiştirmeyi hedefleyen bir “barış” anlayışını benimsediği izlenimi oluşmaktadır. Oysa dünyadaki barış örneklerine bakıldığında, kalıcı çözümlerin ancak karşılıklı ve eşit şartlarda yürütülen süreçlerle mümkün olduğu görülmektedir.

Basit demokratik adımların dahi toplumdan esirgendiği bir ortamda, bu kadar derin ve kökleşmiş bir sorunun çözümüne dair şüpheler artmaktadır. Yıllardır cezaevinde tutulan Selahattin Demirtaş ve diğer Kürt siyasi temsilcilerinin durumu ile kayyum uygulamaları ortadayken, çözüm ve barıştan söz etmek birçok kişi açısından gerçekçi görünmemektedir. Demokrasi ve hukuktan uzak, üsttenci bir dil kullanan bir iktidardan umut beklemek zor görünse de, umutları diri tutmak ve barış mücadelesinde ısrarcı olmak bir zorunluluktur.

Sürecin bugüne kadarki pratiklerine bakıldığında, halkların eşitlik ve özgürlük taleplerini karşılamaktan uzak bir tablo ortaya çıkmaktadır. Devletin egemen bakış açısında barış, çoğu zaman yalnızca silahların susması ve Kürtlerin mevcut sisteme entegre edilmesi, yani asimilasyonun kurumsallaşması olarak okunmaktadır. Kürt dilinin özgürleşmesi, kayyumların kaldırılması ve siyasi mahkumların serbest bırakılması önemli adımlar olsa da, tek başına kalıcı bir çözüm için yeterli değildir.

Yaklaşık yarım asırlık acıların ve ödenen bedellerin anayasal bir statüyle karşılık bulmadığı bir çözüm sürecinin toplumda güçlü bir karşılık bulması zor görünmektedir. Özellikle siyasal bilinci yüksek ve uzun mücadele deneyimine sahip bir topluma basit çözümler sunmak, sonuçsuz bir çaba olarak değerlendirilebilir. Somut ve demokratik bir programla desteklenmeyen her girişimin karşılık bulmayacağı, bu toplumun mücadele pratiğinde açıkça görülmektedir.

Hükümetin bugüne kadar Kürt sorununa yaklaşımı çoğu zaman sorunlu olmuş ve demokratik-kültürel haklar tanınmadan çözüm arayışı ön plana çıkmıştır. Buna karşılık, Kürt siyasi hareketinin barış adına zaman zaman tavizkar gibi görünen tutumu, aslında demokratik ve hukuki mücadeleyi ileriye taşıyabilecek bir potansiyel de barındırmaktadır.

Bu noktada iki farklı gerçeklik karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar çelişkili gibi görünse de bu durum, sahadaki gerçekliğin bir yansımasıdır. Tüm olumsuzluklara rağmen umudu diri tutmak gerekmektedir.

Nitekim bir okuyucunun değerlendirmesinde de ifade edildiği gibi:
“Bu sürecin niteliğini belirleyen yalnızca kullanılan kavramlar değil, o kavramların hangi hukuki ve siyasal karşılıklarla desteklendiğidir. Somut, bağlayıcı ve denetlenebilir bir çerçevenin eksikliği şüpheleri artırsa da, süreci bütünüyle bir oyalama ya da tasfiye stratejisi olarak görmek de eksik bir değerlendirme olabilir. Çünkü siyaset, özellikle çatışma çözümü gibi alanlarda çoğu zaman çelişkili ve çok katmanlı dinamiklerle ilerler.”

Bu çerçevede, iktidarın kullandığı üsttenci dil yalnızca bir niyet göstergesi olarak değil, aynı zamanda iç politikaya dönük bir konsolidasyon aracı olarak da okunmalıdır. Sert retorik, sadece karşı tarafa mesaj vermek için değil, aynı zamanda kendi tabanını güçlendirmek amacıyla da kullanılabilir. Bu nedenle söylem ile müzakere pratikleri arasında her zaman birebir bir örtüşme olmayabilir.

Gerçek barışın yalnızca silahların susmasıyla sağlanamayacağı açıktır. Kalıcı barış; eşit yurttaşlık, hukuki güvence ve siyasal tanınma olmadan mümkün değildir. Tarihsel deneyimler de bunu defalarca göstermiştir.

Sonuç olarak ortada iki uç risk bulunmaktadır: Birincisi, süreci romantize ederek her gelişmeyi aşırı iyimser bir şekilde yorumlamak; ikincisi ise süreci tamamen değersiz görerek tüm ihtimalleri baştan reddetmektir. Sağlıklı bir yaklaşım, bu iki uç arasında eleştirel ama gerçekçi bir çizgide durmayı gerektirir.

Yani hem iktidarın muğlak ve araçsallaştırıcı dilini eleştirmek hem de ortaya çıkabilecek en küçük demokratik imkanı dahi büyütecek bir toplumsal ve siyasal aklı geliştirmek önemlidir. Çünkü süreçler, çoğu zaman onları başlatanların niyetlerinden bağımsız olarak, sahadaki aktörlerin müdahaleleriyle farklı yönlere evrilebilir.

Son tahlilde, bugünkü tabloya bakıldığında çözüm süreci birçok kişi için bir hayal gibi görünse de unutulmamalıdır ki her şey bir hayalle başlar. Bu hayalin gerçeğe dönüşmesi ise ancak güçlü bir irade, kararlı bir duruş ve sürekli bir çabayla mümkün olabilir.