Bazı insanlar vardır; makamı yoktur, kürsüsü yoktur, elinde devletin mührü yoktur. Ama bir sözleri, koca bir husumeti bitirmeye yeter. İşte Mele Resül, böyle bir insanın hikâyesidir. Kurtalan denince akla yalnızca yollar, dağlar, köyler ve eski hikâyeler gelmez. Bu toprakların bir de insanları vardır. Ömrünü sessizce yaşayan, adını büyük tabelalara yazdırmayan ama bir toplumun hafızasında derin izler bırakan insanlar… Mele Resül, yani Resül Günbat, işte o güzel insanlardan biridir. Kurtalan nüfusuna kayıtlı olan Mele Resül, bölgenin köklü ailelerinden birine mensuptur. Kurtalan ve çevre köylerinde, özellikle Ağaçlıpınar ve Ayndar hattında tanınan, sözüne güvenilen bir isim olarak yıllarca insanların gönlünde yer edinmiştir. Ama onu yalnızca ailesiyle, kökeniyle anlatmak eksik kalır. Çünkü Mele Resül’ün asıl hikâyesi insanlara dokunduğu yerde başlar. ⸻ Doğu’nun eski köylerinde bir “Mele” vardı. Mele demek yalnızca dini bilgi sahibi olmak değildi. Mele; insanların derdini dinleyen, cenazesinde yanında olan, düğününde duasını yapan, hastasına moral veren, kavga eden iki insanın arasına giren, kırgın gönülleri yeniden birbirine yaklaştıran kişiydi. Bazen bir köyün imamıydı. Bazen öğretmeni… Bazen danışmanı… Bazen de herkesin sustuğu yerde konuşabilen vicdanın sesi. Mele Resül de bu geleneğin önemli temsilcilerinden biri olarak tanındı. Onun sözünün ağırlığı, yüksek sesinden değil; hayatı boyunca taşıdığı güven duygusundan geliyordu. ⸻ Kurtalan ve çevresinde yıllarca insanlar anlaşmazlıklarını çözmek için kapısını çaldı. İki aile birbirine küsmüşse Mele Resül araya girdi. Bir husumet büyümüşse sözüne başvuruldu. Bir kırgınlık yıllarca sürmüşse, barışın kapısını açmak için onun gibi kanaat önderlerine ihtiyaç duyuldu. Çünkü bu topraklarda eskiden bir mesele mahkemeye gitmeden önce bazen büyüklerin kapısı çalınırdı. Bir sofranın başında konuşulurdu. Bir kahvenin köşesinde mesele anlatılırdı. Ve sonunda sözüne güvenilen bir insan çıkardı ortaya: “Yeter artık… Bu kavga nereye kadar?” Belki bir cümle söylerdi. Belki bir dua ederdi. Belki iki insanın elini birbirine uzatırdı. Ve yıllardır süren kırgınlık, bir anda susardı. Mele Resül’ün değeri biraz da buradaydı. ⸻ Bugün dünyamız değişti. İnsanlar birbirine daha kolay kırılıyor. Küçük meseleler büyüyor. Komşuluklar zayıflıyor. Eskiden bir büyük sözüyle kapanan meseleler, bugün yıllarca sürüyor. İşte tam da böyle zamanlarda Mele Resül gibi insanların kıymetini daha iyi anlıyoruz. Çünkü toplumları yalnızca siyasetçiler, bürokratlar, zenginler ve makam sahipleri ayakta tutmaz. Bazen bir toplumun gerçek harcı, adı hiçbir resmi belgede büyük harflerle yazılmayan insanlardır. Melelerdir… Kanaat önderleridir… Barış için elini taşın altına koyanlardır. ⸻ Mele Resül’ü anlatırken beni en çok etkileyen şey, onun gösterişten uzak yaşamıdır. Büyük laflar etmeden… Kendini öne çıkarmadan… İnsanların gönlünde yer edinmek. Asıl büyüklük belki de budur. Çünkü insanın arkasında bıraktığı en büyük miras malı, mülkü ya da makamı değildir. İnsanların gönlünde bıraktığı iyiliktir. Mele Resül’ün mirası da budur. Bir çocuğun duasında… Bir yaşlının hatırasında… Barışmış iki ailenin mutluluğunda… Yıllar sonra hâlâ anlatılan güzel bir sözde… ⸻ Kurtalan’ın taşlı yollarından, köylerinden, eski medrese kültüründen bugüne uzanan bir isim Mele Resül. Belki büyük şehirlerin tarih kitaplarında adı geçmeyecek. Belki adına caddeler açılmayacak. Ama bir insanın gönlündeki yer, bazen bütün bunlardan daha değerlidir. Çünkü bazı insanlar şehirlerin tabelalarında değil, insanların hafızasında yaşar. Mele Resül de onlardan biri. Ve ben böyle insanları yazmayı seviyorum. Çünkü bir şehrin gerçek tarihi yalnızca binalarında, arşivlerinde ve resmi kayıtlarında saklı değildir. Asıl tarih, insanlarının hafızasında yaşar. Mele Resül’ün hikâyesi de bize bunu hatırlatıyor: Bir toplumda en büyük makam bazen bir koltuk değil… İnsanların “Mele, bir de sen konuş” diyerek baktığı o yerdir. Ve o yer, ancak ömrünü insanlara adamış insanların hakkıdır.