<div>Son yıllarda toplumun hemen her kesiminde ortak bir yakınma duyuyoruz: “Nerede kaldı eski sözler, nerede kaldı eski insanlar?” Verilen sözlerin tutulduğu, komşuluğun kıymet gördüğü, güvenin ve saygının daha güçlü olduğu günlere duyulan özlem her geçen gün artıyor.</div> <div>Bu özlem yalnızca geçmişe duyulan bir hasret değil, aynı zamanda bugünün eksikliklerine yönelik bir farkındalığı da beraberinde getiriyor. Bu nedenle günümüzde yaşanan birçok olumsuzluk daha fazla dikkat çekiyor.</div> <div>Siyasilere kızıyoruz. Siyasetçilerin boş vaatlerine haklı olarak tepki gösteriyoruz. Bugünkü yöneticilere kızıyoruz. Uyuşturucu, kumar ve fuhuş toplumu çökertmiş durumda. Gençlerimiz bu bağımlılık bataklığının pençesi altında inlerken, ailelerinin feryat figan sesleri ne yazık ki kimseler tarafından duyulmuyor.</div> <div>Uyuşturucuyu, kumarı ve fuhuşu görmeyen bazı kamu görevlileri, konu hak, adalet, özgürlük ve insan hakları mücadelesi verenler olduğunda insanları cezaevlerine dolduruyor.</div> <div>Esnafın güven vermeyenine haklı olarak kızıyoruz. Trafikte kuralları hiçe sayan magandalara kızıyoruz. Kamusal alanda başkalarının hakkını gözetmeyenlere kızıyoruz. Bugünkü medyaya, gerçekleri görmediklerinden ve halka gerçekleri yansıtmadıklarından dolayı kızıyoruz. Sosyal medyada bu kadar çirkefleşen insanların olmasına kızıyoruz. Gerçekleri inatla görmeyen cahil insanlara ve köylü kurnazlığına başvuran kişilere kızıyoruz.</div> <div>Bazen gün içinde karşılaştığımız onlarca olay bizi öfkelendiriyor. Hatta öyle oluyor ki insan, çevresindeki her davranışa tepki göstermeye başlıyor.</div> <div>Tam da burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bu kadar kızmak doğru mu?</div> <div>Bu sorunun cevabı aslında tek yönlü değil. Bir taraftan yanlışlara sessiz kalmak da doğru değildir. Haksızlığa, ahlaki yozlaşmaya, kuralsızlığa ve saygısızlığa tepki göstermek toplumun vicdanını canlı tutar. Eğer her yanlışı görmezden gelirsek, zamanla yanlışlar normalleşir. Bugün bizi rahatsız eden davranışlar, yarın sıradan kabul edilmeye başlanır.</div> <div>Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda farklı bir gerçekle karşılaşırız. Sürekli öfke içinde yaşamanın ağır bir bedeli vardır. Her olaya sinirlenmek, her gün kızgınlıkla yaşamak insanın ruhunu yorar. “Keskin sirke küpüne zarar verir” deyimi buna güzel bir örnek teşkil eder.</div> <div>Sürekli öfke, insanın psikolojisini bozar; huzurunu, sağlığını ve yaşam sevincini azaltır. Sonunda yanlış yapanlardan çok, öfkesiyle yaşayan kişi zarar görür.</div> <div>İşte tam da bu noktada hassas bir denge ortaya çıkıyor. Ne her şeyi normal karşılamalıyız ne de her olay karşısında öfkeye teslim olmalıyız. Yanlışa karşı durmalı, fakat öfkenin esiri olmamalıyız.</div> <div>Bu dengeyi kurabilmek ise yalnızca bireysel bir mesele değildir; toplumsal bir boyutu da vardır. Toplumu rahatlatacak en önemli yol eğitimdir. Okuyan, düşünen, sorgulayan ve kültürle beslenen toplumlarda insanlar birbirini daha iyi anlar. Bilgi insanı olgunlaştırır; kültür ise farklılıklara saygı göstermeyi öğretir. Kitapların çoğaldığı yerde kavga azalır, düşüncenin geliştiği yerde hoşgörü artar.</div> <div>Bu nedenle belki de bugün ihtiyacımız olan şey, kızgınlığı büyütmek değil; bilgiyi, kültürü ve anlayışı büyütmektir. Çünkü toplumları öfke değil, ortak akıl ve eğitim ileriye taşır.</div> <div>Ahmet Arif, Anadolu şiirinde bunu ne güzel dile getirmiş:</div> <div>“Öyle yıkma kendini,Öyle mahzun, öyle garip...Nerede olursan ol,İçerde, dışarda, derste, sırada,Yürü üstüne üstüne,Tükür yüzüne celladın,Fırsatçının, fesatçının, hayının...Dayan kitap ile,Dayan iş ile.Tırnak ile, diş ile,Umut ile, sevda ile, düş ile,Dayan, rüsva etme beni.”</div> <div>Sonuç olarak, kızmak bazen gereklidir. Ama asıl mesele, kızgın bir toplum olmak değil; yanlışları düzeltebilen bilinçli bir toplum olabilmektir. Kızmadan değil, öfkeye teslim olmadan değişim için mücadeleye devam edilmelidir.</div>