?>

TARLADA EMEĞİN, SOKAKTA KİMLİĞİN SINANDIĞI YER: KÜRT MEVSİMLİK İŞÇİLER

Tahir Eren

22 saat önce

Bir insanın doğduğu yer, konuştuğu dil, taşıdığı kültür veya etnik kimliği onun değerini belirleyemez. Buna rağmen dünyada ve Türkiye’de insanlar zaman zaman kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa, dışlanmaya, hakarete ve şiddete maruz kalmaktadır.
Son günlerde Düzce ve Zonguldak’ta mevsimlik tarım işçileriyle ilgili yaşanan olaylar, bu gerçeği yeniden gündeme taşıdı. Mardin’den Düzce’nin Cumayeri ve Gümüşova ilçelerine çalışmaya giden Kürt işçiler, kaldıkları yerde tehdit edildiklerini ve kendilerine bölgeden gitmelerinin söylendiğini aktardı. Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyünde ise Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden gelen 70’in üzerinde işçi ve ailelerinin iki gün içinde iki ayrı olayla karşılaştığı bildirildi. Düzce’deki olayla ilgili bir şüphelinin tutuklandığı, Zonguldak’taki olayla ilgili ise soruşturma başlatıldığı haberleştirildi.
Daha önceki yıllarda da Kürt tarım işçilerine Karadeniz Bölgesi’nde buna benzer defalarca saldırılar olmuştu. Çözüm sürecine rağmen bu saldırıların durmamasının nedenlerini münferit psikolojik davranışlarla niteleyemeyiz. Daha dün olduğu gibi bugün de devam eden bu saldırılar, belki yarın da devam edeceğinin işaretlerini vermiyor mu?
Bu saldırılar sadece tarım işçilerine yapılmıyor. Amedspor’a önceki sezon Bursa maçında “Beyaz Toros” pankartları ile başlayan ve Kocaeli maçında tribünlerde sarı torbaların sallanması gibi bu ve benzer ırkçı davranışların devam edeceğini gösteren gelişmeler yaşanıyor.
Olayların hukuki açıdan nasıl nitelendirileceği, saldırıların tamamında etnik saikin bulunup bulunmadığı ve sorumluların ne ölçüde cezalandırılacağı, soruşturmaların sonucunda ortaya çıkacaktır. Ancak bundan bağımsız olarak bu olayların Kürt toplumunda oluşturduğu korku, güvensizlik ve “Kimliğim nedeniyle hedef alınabilir miyim?” duygusu üzerinde durmak gerekir.
Irkçılık, insanların gerçek veya varsayılan ırk, etnik köken, ulusal köken ya da benzeri kimlik özellikleri nedeniyle diğer insanlardan üstün veya aşağı olduğuna inanılması ve bu anlayışın ayrımcı davranışlara, dışlamaya veya şiddete dönüşmesidir.
Bir insana etnik kimliği nedeniyle iş vermemek, ev vermemek, bulunduğu yerden gitmesini istemek, dili nedeniyle aşağılamak, toplumsal bir grubu suçlu veya tehlikeli olarak göstermek, nefret söylemleri üretmek ve şiddeti meşrulaştırmak da ayrımcılığın ve ırkçılığın farklı biçimleri olabilir.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 2024 yılı raporu da ayrımcı, ırkçı ve nefret içerikli saldırıların üniversitelerden fabrikalara, tarım alanlarından stadyumlara ve sosyal medyaya kadar farklı alanlarda görülebildiğini ortaya koymuştur.
Irkçılık bir günde ortaya çıkmaz. Genellikle ekonomik, siyasal, tarihsel ve kültürel birçok faktörün bir araya gelmesiyle güç kazanır.
Kürt tarım işçileri geçimlerini sağlamak için yüzlerce kilometre yol kat eder, ağır koşullarda çalışır ve elde ettikleri gelirle ailelerinin yaşamını sürdürmeye çalışırlar.
Bir toplumda belirli bir halk hakkında yıllarca olumsuz söylemler üretilirse, zamanla bu söylemler bazı insanların zihninde “gerçek” gibi kabul edilebilir.
Bir Kürt işçinin önce insan ve emekçi olarak değil, yalnızca “Kürt” olarak görülmesi, ayrımcılığın başlangıç noktalarından biri olabilir.
Siyasal gerilimlerin yükseldiği dönemlerde bütün Kürtlerin bir siyasi düşünce, örgüt veya olayla özdeşleştirilmesi tehlikeli sonuçlar doğurabilir.
Mevsimlik tarım işçileri ekonomik açıdan zaten dezavantajlı bir konumda bulunmaktadır. Geçici olarak başka bir bölgeye giderler, çoğu zaman aileleriyle birlikte yaşarlar ve çalışma koşulları onları yerel topluma göre daha savunmasız hale getirebilir.
Üstelik işçinin dili veya etnik kimliği nedeniyle dışlandığını hissetmesi, ekonomik mağduriyetin üzerine bir de kimlik temelli güvensizlik ekler.
Düzce’de işçilerin kendilerini tehdit altında hissettiklerini ve bölgeden ayrılmayı düşündüklerini aktarmaları bu açıdan önemlidir.
Bir insanın ekmek kazanmak için gittiği yerde “Burada istenmiyorsun” duygusuyla karşılaşması, yalnızca bireysel bir korku yaratmaz; olayın anlatılmasıyla birlikte yüzlerce, hatta binlerce insanın zihninde “Başka bir şehre çalışmaya gidersem benim de başıma gelir mi?” sorusu oluşabilir.
Irkçı saldırılar toplumlar arasındaki mesafeyi artırır.
Bir tarafta “Bizi istemiyorlar” düşüncesi, diğer tarafta “Onlar zaten farklı” anlayışı gelişmeye başladığında ortak yaşam kültürü zarar görür.
Bu durum, Türkiye’nin en önemli toplumsal zenginliklerinden biri olan farklılıkların bir arada yaşama kapasitesini zayıflatır.
Bir çocuk ailesinin tehdit edildiğini, hakarete uğradığını veya korkuyla başka bir yerden ayrıldığını gördüğünde, farklı kimliklere karşı korku veya öfke geliştirebilir.
Bu nedenle ırkçı saldırıların etkisi yalnızca olayın gerçekleştiği günle sınırlı değildir. Travmatik toplumsal hafıza kuşaktan kuşağa aktarılabilir.
Mevsimlik işçiler güvenlik kaygısı nedeniyle bazı bölgelere gitmekten vazgeçerlerse, üretimle beraber gelir kaybı da kaçınılmaz olacaktır.
Bu durum hem işçinin ailesini hem de tarımsal üretimi etkileyebilir.
Dolayısıyla ırkçılık yalnızca ahlaki ve hukuki bir problem değildir; aynı zamanda ekonomik bir sorundur.
Düzce’deki işçilerin aktardığı olayda, bir kişinin bıçak çekerek kendilerine gitmelerini söylediği iddiası ve sonrasında şüphelinin tutuklanması, olayın sıradan bir anlaşmazlık olarak geçiştirilmemesi gerektiğini göstermektedir.
Irkçılık yalnızca saldırıya uğrayanı yaralamaz.

Toplumun tamamını yaralar.

Bir insan başka bir insanı etnik kimliği nedeniyle düşman gördüğünde ortak vatandaşlık bilinci zayıflar. İnsanlar mahallelerine, şehirlerine ve bölgelerine göre birbirlerini değerlendirmeye başlar.
Bunun sonunda “biz” ve “onlar” ayrımı ortaya çıkar.
Oysa Türkiye’nin geleceği “biz ve onlar” anlayışında değil, farklılıklarıyla birlikte yaşayan insanların ortak hukukunda yatmaktadır.

Kürt toplumuna da önemli bir görev düşüyor

Irkçı saldırılar karşısında öfkenin toplumsal bir düşmanlığa dönüşmesine izin verilmemelidir.
Bir kişinin veya grubun yaptığı yanlış, başka bir halkın tamamına mal edilmemelidir.
Kürt toplumunun haklı tepkisi; hukuk, demokrasi, insan hakları ve eşit yurttaşlık haklarının tam olarak kullanılmasını talep etmek olmalıdır.
Düzce ve Zonguldak’ta yaşanan olaylar, Türkiye’nin önünde hâlâ önemli bir toplumsal sınav bulunduğunu gösteriyor.

Emek insanidir. Onur insanidir. Yaşam hakkı insanidir.

Ve hiçbir insan, kimliği nedeniyle kendi ülkesinin herhangi bir yerinde “Burada seni istemiyoruz” sözünü duymak zorunda bırakılmamalıdır.

Çözüm yalnızca güvenlikte değil, üretimde de aranmalı

Öcalan’ın birinci çözüm sürecinde İdris Baluken ile yaptığı bir görüşmesinde, özellikle Batı’ya giden tarım işçileri ve ırgatların durumunu her gördüğünde buna çok büyük isyan ettiğini, o tablonun kabul edilemez olduğunu vurgulamıştı.
“Oradaki tablo devam ettiği sürece kimse ben siyaset yapıyorum iddiası taşımamalı.” demişti.
Bir başka görüşmesinde ise bölge ekonomisi üzerinde durmalarını; komünal yaşamın, üretimin ve kooperatifleşmenin gereğinin yapılmasını istemişti.
Yine mevcut belediye başkanlarına yönelik sert eleştirileri olmuştu:
“Koltukçuluk hâkim olmuş. Acayip bir durumda kendine sevdalılık durumu var. Belediye başkanı oluyor, milletvekili olayım diyor. Bakan olayım diyor. Ama bulunduğu yerin hakkını vermiyor. Sistem partileri kadar bile yan yana gelip çalışmıyorlar. Adeta ağalık zihniyeti var. Aslında ağa bile bir emek sarf ediyor, çalışıyor.”
O dönemlerde Diyarbakır pilot bölge olarak, sivil toplum örgütlerinin desteğiyle tarımsal kooperatifleşme adımları başlatılmıştı. Ancak kırsal alanda tarım işçilerini istihdam edecek projeler ciddi bir şekilde yaygınlaştırılamadı.

Diyarbakır’da bir örnek: Emek Sepeti Projesi

2012 yılında Diyarbakır’da, tarım işçilerinin Batı’ya gitmesine gerek kalmayacak bir örnek proje uygulamaya konulmuştu.
Diyarbakır’da 2012 yılında proje olarak başlayan ve 2014 yılında dernekleşen Alternatif Üretim ve İstihdam Derneği, 15 köy ve onlarca çiftçi ile yaptığı anlaşma sonucunda “Emek Sepeti Projesi”ni başlattı.
Proje, iki ziraat mühendisinin yönetim ve kontrolünde faaliyete geçirildi. Projeyle çiftçilerden alınan ürünlerle bir sepet oluşturuluyor; sepetin içerisine domates, salatalık, patlıcan, biber, yeşillik, yumurta, yoğurt gibi gıda maddeleri konuluyordu.
Oluşturulan bu projeyle hem sağlıklı ve organik besini tüketiciye sunduklarını hem de çiftçilerin bütçesine katkı sağladıklarını anlatan Alternatif Üretim ve İstihdam Derneği Başkanı Gülbahar Örmek şöyle ifade etmişti:
“Projeyle tarlada yetişen organik sebzeden hayvansal gıdaya kadar geniş bir ürün yelpazesi var. Bölgede tarım yapan çiftçiden ürünler, birçok el değiştirmesi sonucu çok ucuza alınıyor. Bu nedenle aileler ya tarım yapmaktan vazgeçiyor ya da başka illere çalışmaya, ucuz iş gücü olmaya zorlanıyor. Bu proje ile köylü kendi memleketlerinde istihdam edilmiş oluyor.”
Darısı bölgemizin tüm il ve ilçe yöneticilerinin, kamu ve yerel yönetimlerin, siyaset kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin ve duyarlı iş insanlarının başına...
Çünkü mevsimlik tarım işçiliği yalnızca bir çalışma ve gelir meselesi değildir. Aynı zamanda insan onuru, eşit yurttaşlık, güvenlik ve toplumsal barış meselesidir.
İnsanların kendi memleketlerinde üretim yapabilecekleri, emeğinin karşılığını alabilecekleri ve insanca yaşayabilecekleri bir ekonomik düzen kurulmadığı sürece, başka şehirlerde ucuz iş gücü olarak çalışmak zorunda kalmaları devam edecektir.
Tarlada emeğin, sokakta kimliğin sınandığı bir düzen yerine; emeğin değer gördüğü, kimliğin tehdit unsuru olarak görülmediği, herkesin kendisini güvende hissettiği bir ortak yaşamı kurmak zorundayız.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI