Bir yanında sıkıntılar, acılar ve gözyaşları; diğer yanında sevinçler, umutlar ve kahkahalarla geçen kocaman bir yolculuk. Bazen acının gözyaşlarıyla sevincin gözyaşları aynı gözlerden süzülür. Çünkü hayat, insanı her duygunun içinden geçirerek büyütür.
Çocuklukla başlayan uzun bir yolculuk.
Dünyayı henüz kirlenmemiş gözlerle gördüğümüz, küçük şeylerden büyük mutluluklar duyduğumuz yıllardır çocukluk. Bir oyuncak, bir top, bir şeker, bir arkadaşlık dünyalara bedeldir. Henüz hayatın acımasızlığını, insanların hırslarını, yalanlarını ve hesaplarını bilmeyiz.
Sonra büyürüz.
Çocukluğun masumiyeti yerini sorumluluklara bırakır. Oyunların yerini geçim mücadelesi, hayallerin yerini hayatın gerçekleri alır. Yetişkin oluruz; aile kurar, çocuk büyütür, ekmek peşinde koşar, geleceği düşünürüz.
Bir gün fark ederiz ki çocukluk çoktan geride kalmıştır.
Bir zamanlar elinden tuttuğumuz babamız yaşlanmış, şimdi bizim desteğimize ihtiyaç duymaktadır. Ardından biz baba olur, yıllar geçince dede oluruz.
Hayatın garip döngüsü budur:
Çocukken büyümek isteriz; büyüyünce çocukluğumuzu özleriz.
Hayat bazen komedidir. İnsanların hırslarına, küçük hesaplarına, dün söyledikleriyle bugün yaptıkları arasındaki çelişkilere bakar, ağlanacak hâlimize güleriz.
Ama hayatın çirkef yüzü de hep vardır.
İhanet, yalan, kıskançlık, çıkar ve haksızlık insanın karşısına çıkar. Dost bildiğimizden yara alır, güvendiğimizden hayal kırıklığı yaşarız. O zaman anlarız ki hayat yalnızca iyi insanlardan oluşmaz.
İyilik ile kötülük aynı dünyada, hatta bazen aynı insanın içinde yaşar.
Birileri kimse görmeden iyilik yapar; birileri başkasının düşmesinden kendi yükselişini bekler. Birileri ekmeğini paylaşır, birileri başkasının ekmeğine göz diker. Birileri adaleti savunur, birileri hakkı güçle veya parayla elde etmeye çalışır.
İnsan bütün hayatı boyunca bu iki dünyanın arasında bir seçim yapar:
Ahlak ile ahlaksızlık, vicdan ile çıkar, adalet ile haksızlık arasında…
İnsanın gerçek sınavı da burada başlar.
İyi olmak kolay değildir. Herkes iyiyken iyi olmak marifet sayılmaz. Asıl mesele, kötülüğün çoğaldığı yerde iyiliği koruyabilmektir. Herkes yalan söylerken doğruyu söylemek, herkes susarken haksızlığa karşı çıkmak, güç eline geçtiğinde güçsüzü ezmemek ve kimse görmediğinde de doğru kalabilmektir. İnsan olmak belki çok zordur.
Hayat bize zamanla önce insanları, sonra kendimizi tanıtır.
Kimin dost, kimin düşman olduğunu anlamaya çalışırken, asıl mücadelenin insanın kendi içinde olduğunu fark ederiz. İçimizde iyilik de vardır, kötülük de; merhamet de vardır, öfke de; paylaşmak da vardır, sahip olma hırsı da.
Hayat, bu seslerin arasında yaptığımız seçimlerden oluşur.
Yıllar geçtikçe elimizden çok şey alınır. Gençlik gider, dostların bazıları uzaklaşır, bazıları hayattan kopar. Hayallerin kimi gerçekleşir, kimi yarım kalır. Bir zamanlar çok önemli sandığımız para, makam ve şöhretin aslında ne kadar geçici olduğunu anlarız.
Sonra geriye dönüp baktığımızda sahip olduklarımızdan çok, yaşadığımız güzel anları hatırlarız:
Bir annenin sesi, bir babanın nasihati, bir dostun kahkahası, bir çocuğun sarılışı, bir bayram sabahı, eski bir ev, çocukluk arkadaşları…
İnsan yaşlandıkça hayatın ne kadar kısa olduğunu daha iyi anlar.
Dün çocuktuk, bugün babayız; yarın dede olacağız. Sonra kendi hikâyemiz başkalarının hatıralarında yaşamaya başlayacak. Bir fotoğrafta, bir sözde, bir anıda…
Çünkü biz gideriz, hayat devam eder.
Çocuklar büyür, yeni hayatlar başlar, dünya dönmeye devam eder.
Ve sonunda insan hayatın en büyük gerçeğini anlar:
Hiçbir şey kalıcı değildir.
Ne acı, ne sevinç, ne gençlik, ne zenginlik, ne makam…
Kalıcı olan, insanın bıraktığı izdir.
Bir iyilik, bir güzel söz, bir gönül kazanmak, bir yaraya merhem olmak, haksızlığa uğrayanın yanında durmak…
İnsan dünyadan ayrıldıktan sonra bile bunlarla yaşamaya devam eder.
İşte hayat…
Bir yanda doğum, diğer yanda ölüm.
Bir yanda sevinç, diğer yanda acı.
Bir yanda dostluk, diğer yanda ihanet.
Bir yanda ahlak, diğer yanda ahlaksızlık.
Bir yanda iyilik, diğer yanda kötülük.
Ve bütün bunların arasında yürüyen insan…
Çocuk olarak başladığımız yolculukta yetişkin olur, baba olur, dede olur ve sonunda geriye baktığımızda kocaman sandığımız hayatın aslında ne kadar kısa olduğunu görürüz.
Belki de hayatın sırrı, ne kadar yaşadığımızda değil, nasıl yaşadığımızdadır.
Kaç yıl yaşadığımızdan çok, kaç insanın hayatına güzellik kattığımız önemlidir. Ne kadar kazandığımızdan çok, kaç gönül kazandığımız…
Ve sonunda geriye tek bir soru kalır:
Bu dünyadan geçerken nasıl bir iz bıraktık?
Bize sorulmadan başlayan, bize sorulmadan sona eren; acısıyla, sevinciyle, iyiliğiyle, kötülüğüyle, gülüşüyle ve gözyaşıyla bize emanet edilen kısa bir yolculuk.
Gelir, geçer; geriye yalnızca nasıl yaşadığımız kalır.