?>

BU HAYATTA YAŞAMAK YETMEZ, ANLAMLI BİR YAŞAMI HAK ETMELİYİZ

Tahir Eren

9 saat önce

Yaşamak sadece insanlara ait bir kavram değil; doğadaki tüm canlılar bir şekilde yaşarlar. Anlamlı yaşamak, yaşamı güzelleştirmek ise çoğu zaman insanoğluna nasip olmuştur.
Ernesto “Che” Guevara der ki:
“Bir insanın yaşayıp yaşamadığını anlamak istersen, nabzına değil, onuruna bak. Duruyorsa yaşıyordur.”
Onurlu ve dik durma karakterini kazanmak önemlidir.
Sokrates’in yüzyıllar öncesinden gelen sözü bugün hâlâ insanın yakasına yapışıyor:
“Sorgulanmayan yaşam, yaşam değildir.”
Anlamlı ve düşündürücü bir söz.
Oyuncu Ercan Kesal ise başka bir yerden, daha sarsıcı bir cümle kuruyor:
“Ben bu dünyaya ölmek için geldim, ama yaşamı hak etmeliyim; daha doğrusu ölümü hak etmeliyim.”
İki söz, aslında aynı kapıya çıkıyor: İnsan yalnızca doğmuş olmakla yaşamış sayılmaz. Ölünceye kadarki mücadelesi onu farklı kılar.
Nefes almak hayatın biyolojik tarafıdır. Asıl mesele, o nefesin nasıl bir hayatın içinde alındığıdır.
Her sabah uyanmak, işe gitmek, para kazanmak, yemek yemek, ev kurmak, yatmak, zaman içinde yaşlanmak ve sonunda ölmek… Eğer hayat bundan ibaretse, insanla diğer canlılar arasındaki fark nerede kalır?
İnsan, kendisine verilmiş zamanı anlamlandırmak zorundadır.
İşte sorgulamak burada başlar.
Ben neden yaşıyorum? Ne için mücadele ediyorum? Kime zarar veriyorum, kime iyilik ediyorum? Haksızlık karşısında neden susuyorum? Sahip olduklarımı nasıl kullanıyorum? Ardımda nasıl bir iz bırakacağım?
Bu sorular kolay değildir. Çünkü insan başkalarını sorgularken cesur, kendisini sorgularken çoğu zaman korkaktır.
Kendi yanlışımızla yüzleşmek, başkasının yanlışını göstermekten daha ağırdır. Tam da burada insanın kendisiyle yüzleşmesi ve vicdani davranışlarıyla farklılığını göstermesi gerekmez mi?
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu budur: İnsanların çok konuşup az düşünmesi, çok tüketip az anlaması, çok görünür olup kendileriyle hiç karşılaşmamasıdır.
Başkasına yaptığı eleştirilerin hatalarını ömür boyunca tekrar etmesi de cabasıdır.
Kalabalıklar içinde yalnızız. Bilgi çağında düşüncesiziz. İletişimin hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir dünyada birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Çünkü hayatın hızına yetişmeye çalışırken hayatın kendisini kaçırıyoruz.
Oysa hayat, sadece sahip olduklarımızın toplamı değildir.
Bir insanın kaç evi, kaç arabasının olduğu değil, kaç insanın hayatına dokunduğu önemlidir.
Kaç para kazandığı değil, kazandığını insanlık adına nasıl kullandığı önemlidir.
Ne kadar güçlü olduğu değil, gücünü karşısındaki insana nasıl kullandığı önemlidir.
Çünkü günün sonunda ölüm, hepimizin önündeki eşitlik çizgisidir.
Zengin de fakir de, güçlü de güçsüz de aynı kapıdan geçecektir.
Ölümden kaçamayız. Bu dünyada insanların bir türlü uygulayamadığı adaletin ve adil hukukun hesabı, öbür dünyada karşımıza çıkacaktır.
Allahü Teâlâ’nın buyurduğu gibi, “Kul hakkı ile bana gelmeyin” uyarısını dinlemeyenlerin öbür dünyada beklediği cezaları unutmamak gerekir.
Ama mesele ölmek değil; ölmeden önce gerçekten yaşamış olmaktır.
Ercan Kesal’ın sözündeki “ölümü hak etmek” düşüncesi belki de tam burada anlam kazanıyor. İnsan, hayatını öylesine tüketmemeli ki ölüm geldiğinde geriye yalnızca yaşanmış yılların sayısı kalsın.
Bir ömrün değeri, uzunluğunda değil; içinde ne kadar insanlık taşıdığındadır.
Bir çocuğun başını okşamak, bir mazlumun yanında durmak, haksızlığa karşı çıkmak, bir dostun yarasına merhem olmak, bilmediğini öğrenmek, bildiğini paylaşmak, yanlıştan dönmek, gerektiğinde özür dilemek…
Bunların her biri hayatı hak etmenin küçük ama gerçek adımlarıdır.
Çünkü insanın arkasında bıraktığı en büyük miras, malı mülkü değil, insanlarda bıraktığı izdir.
Bir gün hepimiz bu fani dünyadan çekip gideceğiz.
Ardımızdan kaç kişinin ağlayacağını bilemeyiz. Kaç kişinin bizi hatırlayacağını da…
Ama bir şeyi belirleyebiliriz:
Nasıl bir insan olarak yaşayacağımızı.
Sokrates bize “Sorgula” diyor.
Ercan Kesal ise adeta “Yaşamını öyle yaşa ki ölümü hak edesin” diyor.
İkisinin arasında insanın bütün hayatı var.
Öyleyse kendimize bugün şu soruyu sormalıyız:
Yaşadığımız hayat gerçekten bizim hayatımız mı?
Yoksa bize sunulanı sorgulamadan kabul edip, başkalarının çizdiği yolda yürüyerek, onların hatalarını tekrarlayarak yalnızca zamanı mı tüketiyoruz?
Belki de insanın kendisine bırakabileceği en büyük miras, ölümünden sonra adına dikilecek bir taş değil; hayattayken dokunduğu insanların kalbinde bıraktığı iyiliktir.
Çünkü sonunda faniyiz ve hepimiz öleceğiz.
Asıl mesele şu:
Ölüm geldiğinde arkamızda yalnızca bir hayat bırakmış mı olacağız, yoksa yaşamaya değmiş bir ömür mü?
İşte insanın kendisine sorması gereken en ağır ve çarpıcı soru budur.
Ve belki de gerçek hayat, bu soruyu sorduğumuz anda başlar.
YAZARIN DİĞER YAZILARI